AŞK olsun

kabında aş,
omzunda baş,
sadık bir eş, ömrüne yoldaş,
iki çocuk tatlı telaş,
eski püskü, belki salaş,
bir çatıda sarmaş dolaş
geçen ömüre AŞK olsun.

yaklaşıyor yavaş yavaş
iki buçuk metre kumaş,
kara toprak, bir mermer taş…
cennet yurduna vatandaş
eden ömüre AŞK olsun.

misilleme

bu saldırıyı misillesekte mi hazmetsek, misillemesekte mi hazmedemesek…

Bakmıyor Çeşm-i Siyah

Gel, ne korkarsın ecel sîmâ-yı zerdimden benim,
Kurtar, Allah aşkına dünyâyı derdimden benim.

dinle

Buna bayram yeri derler

dün gece yar hanesinde
yastığım bir taş idi
altım çamur üstüm yağmur
yine gönlüm hoş idi…

dinle…

Egolojik Denge

Çok sıkıntılı bir yılı geride bırakmıştı Fenerbahçe… Suçlamalar, iddialar, yargılamalar…En önemlisi de başkansız bir yılı çok büyük bir vukuat olmadan, lig ikincisi olarak bitirmişler, 26 yıldır hasret kaldıkları Türkiye kupasını da müzelerine götürme başarısını elde etmişlerdi.Bu başarının arkasında -takımına her koşulda sahip çıkan taraftarın dışında- 3 büyük faktör vardı. Aziz Yıldırım, Aykut Kocaman ve Alex… Kabul edelim ya da etmeyelim bu üçlüden biri o zor dönemlerde tökezleseydi Fenerbahçe geçen yılı bambaşka bir durumda bitirebilirdi…

Ne olduysa herşey birden değişiverdi…

Yanlışlar başladı,

Aykut’un sezon başında “o mu büyük, ben mi” egosuyla Alex’siz kadro planları yapması yanlıştı,

Alex’in doğru veya yanlış; hocasının kararına saygı duymaması, sosyal medyada polemik konusu yapması, Aykut’un heykel açılışına katılarak attığı adıma rağmen gerginliği sürdürmesi yanlıştı,

Aziz Yıldırım’ın “öpüşün de barışın” tarzında ikiliye ayar verip, sözde arabuluculuk yapması futbolcuyu hocasının ayarına çekmesi yanlıştı.

Doğal olarak, sular durulmadı, yalancıktan barışmalar, heykel açılışına katılmalar, göz boyamak için oyuna Alex’li başlamalar gerginliğin üstünü kapatamadı.

Olması gerekenler, olmaması gereken bir uslüp ile nihayet buldu maalesef…

Durum bu noktaya geldikten sonra Aziz Başkan’ın istemeyerek de olsa kaptan’a kapıyı göstermesinden başka da çare yoktu. Alex anlaşamadı diye hocayı göndermesi takım disiplini açısından çok daha büyük sorunlara yol açabilir, Aykut’tan sonra gelecek her hoca için handikap olabilirdi…

Ateşlediği fitilin buralara kadar geleceğini tahmin etmiyordu elbette, arkasında böylesine sağlam duran bir başkan, yanında Alex’gibi bir yetenekle, Aykut Fenerbahçe’de çok büyük işler yapabilirdi…Yazık oldu… Daha önemlisi bu üçlüyü birlikte görmek isteyen ve destekleyen taraftara yazık oldu…

İktidara Bulanmak

İktidarının ilk yıllarında Irak’ın kurtarıcısı, vazgeçilmez devrimci lideri olarak görülüyordu Saddam Hüseyin. Arkasında, İranın bölgesel kontrolünü onun üzerinden gerçekleştirmek isteyenler vardı. Has adamıydı amerikanın o vakit… İslam devriminden sonra İranın başına musallat olmasının da arkasında işte o itici güç vardı. Büyüdü, gücü sınırları aştı, ülkesi onu hep bir devrimci olarak kabul etti, hatta mehti olarak görülüyordu… Kendini olmadığı kadar büyük görmeye başladığında ise zulmetmeye, katliyamlar yapmaya, halkının taleplerini görmezden gelmeye başlamıştı… Ama rüzgar tersine döndüğünde kendi halkının da desteği ile, bir mağarada elegeçirildi, aşağılandı, “yargılandı”, infaz edildi.

Çok genç yaşta kansız ama sansasyonel bir devrimle iktidarı ele almıştı Muammer Kaddafi. O zamana kadar görülmemiş bir dik başlılıkla ve cesaretle inanılmaz radikal kararlar alıyordu. İtalyan, Yahudi azınlıkları göçe zorlayarak ülkesinden uzaklaştırıyor, yabancı petrol şirketlerini ulusallaştırıyor sömürge anlayışına karşı cesur bir duruş sergiliyordu. O da bambaşka bir itici gücü SSCB’yi arkasına almış islam sosyalizmini coğrafyasına hakim kılmaya çalışıyordu. Ülkesinin tüm kaynaklarını en doğru şekilde kullanıyor, İMF nin kasası olan İsviçre bankalarına borç verecek ekonomik güce ulaşıyordu. 74 Kıbrıs harekatında ABD ambargosuna rağmen Türkiye’ye petrol ihrac ediyor, silah desteği veriyor, uluslararası kararları hiçe sayıyordu. Dünya liderlerini çadırında ağırlıyor, aşağılıyor, azarlıyor, protokol kurallarını yerle bir ediyordu. Ama Maalesef 42 yıllık iktidarın verdiği ruh, onu da olmadığı kadar güçlü hissettirmiş dünya gerçeklerini görmekten uzak bir hale getirmişti. Halkının taleplerini görmezden gelmeye, zulmetmeye başlamıştı. Kendi halkını düşmanı ile işbirliği yapacak durumda getirdi. Kanalizasyon çukurundan çıkarıldı, hayvanlara bile yapılamayacak bir muameleyle döve döve öldürüldü.

30 yıllık Hüsnü Mübarek rejiminin de, baba Hafız Esat’la başlayıp 40 yıldır devam eden Beşar Esat rejiminin de üç aşağı beş yukarı hikayeleri aynıdır. Bir şekilde gücü ve iktidarı ele alan liderler kendilerini destekleyen ülkelerin çıkarlarını, halklarının çıkarlarının üstünde tuttular. İşte o liderler, o dış güçlerin hesaplarını tamamladıklarında yapayalnız kalacaklarını bilemediler. Zulmettiler, zulm ile abad olanların akıbetine uğramaktan kaçamadılar.

Zamanın iktidar sahipleri de bilirler ki; sonsuz güç fikrinin gafletine kapılıp, halkın rahatsızlıklarını görmezden geldikleri sürece pazuları eriyecek, ayaklarının altına arap sabunu çalınacaktır.Göz boyama icraatların da bir süre sonra kendilerini kurtaramayacağı örneklerle sabittir. At gözlüklerini çıkarıp, yalaka ve şakşakçıları temizlemenin, “kral çıplak” diyenlere sopa göstermek yerine kulak vermenin zamanı geldi de geçiyor…

Vefa ve Dostluk

Son günlerde gönlüme takılıp kalan bir berceste var. Kami Mehmet Efendi’ye ait, çoğunuz bilirsiniz: “Güle gûş ettiremez yok yere bülbül inler / Varak-ı mihr ü vefayı kim okur kim dinler.” Ne hoş bir ifade, ne zarif bir nükte!.. Yalnızca bir düzine kelimeye yaslanmış tam bir şaheser!.. Hezar aferin üstâd, ne zarif düşürmüşsün!.. Tercümanı olduğun bütün haksızlıklar, zulümler, kadirbilmezlikler adına gıpta sana!.. Kuş dilinden söylediğin ne güzel bir ifade bu: “Bülbül, içindekileri güle duyurabilmek için çırpınarak şakıyor!.. Ama boşuna! Çünkü şimdiki zamanda artık dostluk ve vefa sayfasını okuyan da yok, dinleyen de!..” İ.Pala

ben seni severim sevmesine de toplum buna hazır değil…

ben seni severim sevmesine de toplum buna hazır değil
nükleer denemeler kyoto sözleşmesi küresel ısınma falan.
belki sen çok küçüksün belki benim ruhum ölü
biraz nietzsche biraz kant kafan karışmış belki
parlıamanet’i de bozdular tutunacak dalımız mı kaldı?
pavyonda tanıdığım bilge bir pezevenk vardı!
kötü kitaplar okumak kötü yaşamak gibidir derdi.
iyi kitaplar okudum bir boka yaramadı..

ben seni severim aslında da düzenim bozulur diye korkuyorum
durduk yere başımıza saçma sapan bir aşk çıkar
sinemaya gitmeye ele ele tutuşmaya falan kalkarız
işin yoksa çiçek al,saç tara, parfüm sık.
küsmesi,barışması,ayılması,bayılması
hatta eninde sonunda kaçınılmaz ayrılması
meyhanede tanıdığım gerzek bir filozof vardı!
güzel kadınlar insanın ömrünü uzatır derdi.
bir sürü güzel kadın girdi hayatıma
hepsi ağzıma sıçtı..

ben seni severim belki de rabbim buna hazır değil.
her şeyin güzelini sever o ideal birliktelikler ister
seninle benim yan yana oturacağımız çekyata
ne ilahi adalet sığar ne de diyalektik..
içime çöreklenmiş sığ bir sığır var benim.
ben seni severim sevmesine de
iş çıkarmasana şimdi ne gerek var güzelim.

Ah Muhsin Ünlü

yalnızlar kalabalık

yalnızlar kalabalık, şehir puslu
doru at, arsız itle başa-çıkamaz-orda,
hırsız namuslu, yiğit uslu
kasket elde, baş-açık-ama-zorda

Bütçelişki

Çok değil bir kaç ay önce milletvekili ve vekil emeklisi maaşlarına yapılan kıyak zammı tartışıyorduk… Geçim sıkıntısı ile mücadele eden millet ve killeri oturmuş bu büyük yaraya çare olmuş, “bir milletin zenginliği vekilinin refahı ile eşdeğerdir” diyerek kendi maaşlarına %100 zam yapmış,  memleket büyük bir ayıptan kurtulmuştu…
Mevzu döndü dolaştı yüzde yüzlük vekilleri memur zamları ile yüz yüze getirdi… Bütçeye yükü düşünülmeden yapılan zam ile 6’ncı maaşlarını alan vekiller ve hükümet üyeleri, iş memur zammı olunca aynı bonkörlüğü sergileyemediler. Yüzde “üç’ün biri” ilk altı ay, yüzde “üç’ün biri” ikinci altı ay olmak üzere yıllık %6lık bir zammı lütfetmeye yeltendiler. Sebeb-i yeltenmeyi de milli bütçe dengesine getirip dayandırdılar. Ortalama 4000 TL civarında zam farkı alan bir vekil, ortalama 60 tl zam alacak olan kaç memurun maaş farkını tek başına cebine indirdiğini varın siz hesap edin…  Ne kadar adil bir paylaşım olduğunu siz değerlendirin.  Kendini milletin hadimi olarak gördüğünü iddia edenlerin, milleti ne olarak gördüklerinin ispatıdır bu.
“Aman ha Yunanistana döneriz.” aba altı tehditleri ile tepkileri püskürtmeye çalışmak yüzsüzlüğün dik alasıdır. Bir tarafta 550 vekil var, öbür tarafta 5.5 milyon memur var deyip “seçkin az’a” çok, “sessiz çok”a az şeklindeki adaletsiz bütçe paylaşımı kabul edilir değildir. Bütçe de tasarrufa gidilecekse, topyekün gidilir. Marabalara 5, ağalara 15 matığıyla hareket edip sosyal adalet geyiği yapmak inandırıcı olmuyor.

Dili Din’lendirmek

Di’li geçmiş zamanlarda, din eksenli memleket hayali kuranların dillendirdiği bir “adil düzen” yönetim anlayışı vardı… Dini değerleri referans alan, sosyal adalet eksenli, zenginle fakir arasındaki ekonomik uçurumu kapatacağını iddia eden “adil bir düzen”…

Faili meçhullerin, kontrgerillaların, mafyaların, terörün,”Susurluk”luların, kol gezdiği bir dönemde ilk hedef görülüp siyasetten el çektirildi iş bu düzenin bayraktarı siyasi parti. Söylemleri zaman zaman kendi çevrelerinden bile eleştiri alıyordu… Kimilerine göre dini fazlaca dillendiriyorlardı… Derin abiler bu abileri laik devleti yönetmeye layık bulmayıp, hesabını gördüler, defterini dürdüler…
Ancak kaderin ağları, yıkarak yapma prensibi ile hareket eden düzen kurucuların istediği gibi değil milletin arzu ettiği gibi örüldü… Halk uzunca bir zamandan sonra ilk defa desteğini böylesine avaz avaz yükledi sandıklara. Adil düzen siyasetinin, değiştik de geldik diyen talebeleri, modern, yenilikçi, devrimci bir anlayışla memleketin en tepesine kadar kuruldular. İlk iki dönemlerinde “derin” mevzulara fazlaca dalmadan proje imar ve imal işlerine yoğunlaştılar, başarılı bulundular ki üçüncü döneme en yakın rakiplerini nanikleyerek, daha da bi güçlenerek girdiler…
Ancak; zaman bu zamandır diyerek daldıkları “derin” sularda vurgun yedikçe daha da dip dalmaya koyuldular. Her vurgun ayrı bir şuur kaybına sebep oldu. Haklı iken haksız cenaha kaymaya, bu vaziyetten de rahatsız olmamaya başladılar. Hak ararken hak yemeye, birilerinin hak yemelerine göz yummaya başladılar… Adaletin terazisi adileşmeye, adil yargıdan şaşmaya başladı.
“Millet arkamızda” fikr-i sabiti ile önlerine bakarken, arkalarındaki kitlenin yok olup bitmesi ile neticelenir bu gidişat.
Gittikçe çirkinleşen bir üslûp ve yalnız kendilerinin anladığı bir dili konuşmaya başladılar. Kendi aralarında konuştukları ihale, para, yandaş, çıkar ilişkisi ile kirlenmiş, Hâk ve hak kelimelerinden yoksun o dili kendi içlerinde ‘din’lendirmelerinde fayda görüyorum… Bir kısım kamu ‘oy’u adına saygı ile duyurulur…

Fetih 1453

7 yıldır her mart ayında çıkacak diye bekleyip hayal kırıklığına uğradığımız memleketin “Fetih” filmi vizyonda sonunda…
Bütçesi, oyuncuları ve yapım süreci çok konuşuldu, tartışıldı… 4 gözle bekleyen biri olarak ilk gün izledim, iki çift üzerine laf etmek istedim…

Dediğim gibi yıllarca beklediğiniz ve istediğiniz için filme çok büyük beklentilerle kafanızda kurduğunuz “Fetih” sahneleriyleriyle giriyorsunuz ister istemez.
Bu açıdan kimi zaman “işte bu” dedirtiyor… Görsel kalitesi oldukça iyi… Bazı sahneler Hollywood’u aratmayacak altyapıda, ama bazı sahnelerde animasyonlar sırıtıyor…
Beklentilerimi boşa çıkardı diyebileceğim kadar kötü değil, ama basit detay hataları yüzünden dev prodüksiyon hafif tuzsuz kalmış…

“İstanbul’un Fethi” ülkemizin büyük bi kısmının detaylarına hakim olduğu ve yıllarca neden bir filmi yapılamıyor diyerek beklentiler içine girdiği bir konu.
Hal böyle olunca görmek isteyip de görülemeyenler “ah keşke” dedirtiyor. Ama 160 dk’ya bir tarihin sığdırılamayacağını da unutmamak lazım…

Yine de bazı olmazsa olmazlar atlanmış, mesela ister istemez hep duyduğumuz Fatih’in babası II.Murat’a “Sultan siz iseniz ordunuzun başına geçiniz, yok ben isem emrediyorum; ordunuzun başına geçiniz” repliğini bekliyorsunuz, yok… Bir yerde “bizim kudretimizin ulaştığı yere, onların hayalleri bile ulaşamaz” diyaloğu arıyorsunuz, yok… Heybetli bir mehter bekliyorsunuz, yok…

Fatih’in ilham kaynağı ve hiç yanından ayırmadığı akıl hocası Akşemseddin Hazretleri’ni görmek için epeyce bekliyorsunuz, sonunda da kamil bir din aliminden çok tonton bir aksakallı dede ile karşılaşıyorsunuz… Hitabı, ses tonu ve yüz karakteristiği zihninizde çizdiğiniz Akşemseddin’den çok uzak… Noel baba’yı andırıyor…

Ulubatlı Hasan’ın II.Mehmet’e Silah hocalığı yapması kurgusal olarak kabul edilemez değil… Ama şehadeti bir ödül sayacak imani altyapısına rağmen gayri müslim hatunla gayri meşru ilişkisi büyük çelişki. Kostümü de tam bir facia, Yeniçeriden çok Harley kullanan amerikan sokak serserilerini andırıyor.

Fatih Sultan Mehmet’in tasarımı ve mühendisliğine bizzat iştirak ettiği iddia edilen Şahi topunun ve soğutma sisteminin, dükümcü ustası Urban ve kızına mal edilmesi de sıkıntılı duruyor.
Hep bahsedilen bizans halkının baskıcı imparatorluk yönetiminden mumnuniyetsizliği hiç yok… Surlar içinde herşey güllük gülistanlık… Bir de bizans’a destek için bir türlü gelemeyen macarların akıbeti, neden gelemediler, ne oldu muallakta kalıyor…

Son sahnede ayasaofya’ya kaçan halkın önünde sevgi pıtırcığına dönüşen Fatih’de mevzuya tüy dikiyor diyebiliriz… Şahsen Sultan’ın sesinden “Bosna fermanı” ile bitmesini tercih ederdim…

Bütün bu eksiklerine rağmen şunu açıkça söyleyebilirim izlerken sıkılmıyor hatta etkileniyorsunuz. Bu zamana kadar yapılmış yerli yapımlar içinde en iyi savaş sahneleri ve görsel tekniklerin kullanıldığını söylemek abartı olmaz sanırım. Yerli filmlerin olmazsa olmazı olarak bi yerlere sıkıştırılan sevişme sahnelerinden uzak durulmuş iyi de olmuş. Genel olarak oyunculuklar sakat ve yetersiz kalmış ama başrol oyuncusu beklenenin üstünde iyi iş çıkarmış. Açıkçası zayıf kalacağını düşünmüştüm… Sesler de gayet iyi kullanılmış…

Sonuç olarak iyisiyle kötüsüyle, hep yokluğundan yakındığımız bi Fetih filmimiz var artık… Tavsiye ediyorum…

Ruhu Seksenlerde Kalmışlara Tavsiye SEKSENLER/Oğuz TEKTAŞ

Biz o zamanı iyi yaşadık. Çeşmeden su içtik, komşunun bahçesinde, eriğe, kiraza, dut ya da incire dalabildik, boş arsalar vardı ve, oyunu bırakmayalım diye oralara işedik. ‘Yangın söndüren var!’ diye bağırılsa da, üstümüze de gelse, bunu yaptık. Toprak gördük, çukur oynadık, ağaçtan düştük, kiraladığımız bisikletten düştük. Her tarafımız kanadı, belki annemizden babamızdan azar da işittik ama, onuda yapmaya devam ettik. Tüp kamyonlarının arkasına takıldık, ‘Arkaya takılan var’ diyenlere aldırmadık. Düştük kalktık, büyüdük… Yanımızda büyükler olmadan, başka yerlere gidebildik, arabada öne oturduk, o şehirler arası otobüslerde yanımızda fosur, fosur sigara içildi, çokça duman altı olduk. Maç ettik, terledik, terli vaziyette mermere oturduk, aynı şişeden 4-5 arkadaş su içtik, ve hiçbirimize hastalık bulaşmadı. Hemen hiçbirimizin fazla kilosu yoktu. Çünkü sokaktaydık. Koltuğumuzun altına topumuzu alır, tek başımıza okula ya da parka giderdik. ‘Nasıl olsa orada birileri vardır oynayacak’ derdik ve orada birileri olurdu…

Annelerimiz eşyalarını özenle korur, bozulduklarında ertesi gün yerine yenisinin gelmeyeceğini bilirlerdi. Hemen hepsinin elinde bir iğne iplik önlüklerin sökükleri okula gitmek üzereyken ayaküstü dikilirdi. Günlerinde kek, börek, “bir çay daha!”, poğaça, “Ay! Komşu tatlıda mı yaptın!” derken başlarlardı şişmanlamaya. Evlerini yuva yapmaya çalışırken yorulurlar, ama asla yorgun olmazlardı.

Sokağımızdaki teyzeler annelerimiz gibiydi. Susadığımızda evlerine girer su içerdik.

Koşar, düşer, terleriz, burnumuz akar. Üzülür, ağlarız yine akardı. Kollarımıza silerdik burunlarımızı. Gömleğimizin, kazağımızın, gocuğumuzun, uzun kollu neyimiz varsa hepsinin uçları meşin gibi olurdu.

Kelebekler konardı omuzlarımıza, uğurböcekleri en sevimli halleriyle kendilerine birinin mani söylemesini beklerlerdi. Her delikten bir kertenkele uzatır kafasını, başka bir deliğe saklanmadan önce ufak değneklerimizle kovalardık onları. Antenler yerlerini kapmadan önce leylekler yuvalarını çatılarımıza yapardı.

Elimizde Japon Çekirdekleri sokaktan gelip geçenlere bakarken çitler, soranlara adres tarif ederdik.

Hepimizin orada, uzakta köylerimiz vardı… Sadece sebze ya da tahıl ürünleri değil, yatılı misafirlerimiz de gelirdi köylerden. Bir gelen haftalarca gitmezdi.

Evci askerlerin kıyafetlerinin kokusu sinerdi duvarlarımıza. Yedikleri dayaklardan yiyemedikleri yemeklerden bahseder, bir hafta sonra yine gelmek üzere giderlerdi. Böyle olduğu halde neden mektup yazarlar anlamazdım.

Yoğurtçular, hurdacılar, kalaycılar, bileyiciler fuar alanı gibi kullanırlardı sokakları. Kendilerine has ezgileriyle bağırıp gezerlerdi. Bekçilerimiz vardı; kahverengi polislerimiz. Düdüklerini öttürür, bozacılarla beraber gecelerin sesi olurlardı.

Şoförler: “Bundan iyisini ancak Allah yapar,” derlerdi efsane otobüs 302 için.

“Ne Anadol’u be! Babadol, Babadol,” deyip dururdu dayım.

“O zamanlar Kumburgaz bize çok uzak, fotoğraflarımız sepya, hayatımız siyah-beyazdı. Domatesler kesildiklerinde etrafa güzel kokular yayar, evlerimizin balkonunda ya da pencere önlerinde Vita marka yağ tenekelerinde biberler, fesleğenler, çilekler yaşardı. Balkondan uzansak erik, kayısı, kiraz veya vişne toplayabilirdik belki ama misafirliğe gittiğimizde elimiz muza kayardı.”

Değişim Medya

değişim maskot