Biranda da Göçmek Var…

Belki bir and içip bir fikri bayraklaştırmak,
Belki bir düzenin imarının mimarı,
Belki de bi rant çarkının dümeni olmak var…
Her devrin adamı olmak da var, her cenahın tepkisine maruz kalmak da…
Değerli olmak var, degerlendirilir olmak var…
Güçlü adam olmak var, gücün adamı olmak var…
Ataletle gelen akamet de var, Adaletle gelen asalet de  var…
Bir ömre bin ömür sığdırmak,
Bir anda göçüp gitmek de var…
İyisi kötüsü başka zamanların mevzusu,
bizde gidenin arkasından iyi bilirdik demek var…İyi bilirdik vesselam…

Gaza Geldik…

Güzellikler ayıpların örtüsü haline gelmeye başladı bu memlekette…

Evet pek çok güzel şey başarıldı, hayal gördüğümüz hedeflere ulaşıldı;

İlk yerli ucak havalandı, ilk yerli fırkateyn denize indirildi, ilk yerli tranvay raylara bırakıldı…

Pek alâ…

Gerçek anlamda gelişen hiçbir ülkede bu başarılar, iktidar yalakası çıkarcıların saman altından döşediği hortumlara göz yumma sebebi olarak gösterilemez. Yazık ki en muhafazakar ağızlardan yolsuzluğa, yalana, harama kılıf uyduran sözcükler dökülüyor… “Çalıyorlar ama iş de yapıyorlar” diyebilecek ve bu örtbası yiyebilecek kadar helal-haram hassasiyetini yitirmiş bir toplum haline geldik.

Hiçbir başarı toplumun adalet algısını değiştirecek yanlış bir uygulamanın örtüsü olmamalı.

Son dönemde dışa bağımlılık, cari açık, gelirler dengesi gibi bahanelerle yapılan insafsız zamlar toplumun adalet duygusunu yerle bir ediyor.

Belediyeler, devlet kurumları, KİT’ler har vurup harman savurmaktan geri durmuyor. En iyi lojmanlarda oturup, en güzel arbalara binen ve yine de geçinemeyip kendilerine %100 zam yapan bütçenin yılmaz koruyucuları, gelirler dengesini ancak asgari ücret görüşmelerinde, öğretmen atamalarında ya da sosyal güvenlik yatırımlarında hesaba alıyorlar.

Hizmet için iktidar olanlar, iktidar kalmak için göz boyama hizmetler yapıyor, har vurup harman savuruyorlar… Yandaşlık, yalakalık, kayırmacılık ayıp değil ayrıcalık haline geldi. Sırf birileri kazansın diye kişiye özel yatırımlar projelendiriliyor; köy standardındaki 8 metrelik yollara avrupa standartlarında 18 metrelik kaldırımlar döşeniyor. Duble yollar çatlıyor, asfaltlar çöküyor, altyapılar tıkanıyor, milyon dolarlık bat-çıkları su basıyor…

Ağalar kızmasın, yabancı yatırımcı ürkmesin, sanayici göz bebeğimiz diyerek zenginin tahtına sinek kondurulmuyor, savurganlıklar, yanlış anlaşmalar, işlevsiz kanunlar yüzünden açılan gedikler fakir fukaranın rızkı ile yamanıyor.

Lüks tüketimde vergi kolaylıkları, sanayide vergi indirimleri, aflar, yatırım destekleri ve teşviklerle kayırılanların faturası sıradan vatandaşın temel ihtiyaç giderlerine yapılan zamlarla kesiliyor.

Başarıyı alkışlamak, gurur duymak çok DOĞAL…

Ama geçmiş başarıların gazıyla yol almak, hele hele bunları yolsuzluklara kılıf olarak kullanmak insafa sığar değildir.

Toplum olarak çabuk gaza geldiğimizi kabul etmemiz gerekiyor. Böyle olunca gaz vermek sureti ile topluma ayar çekmek etkili bir iktidar aracı oldu…

Doğalgaz faturları bu ülkede gaza gelmenin bir bedeli olduğunu çok güzel ifade ediyor…

Gaza geldik; ödüyoruz…

DOĞAL OLARAK…

AŞK olsun

kabında aş,
omzunda baş,
sadık bir eş, ömrüne yoldaş,
iki çocuk tatlı telaş,
eski püskü, belki salaş,
bir çatıda sarmaş dolaş
geçen ömüre AŞK olsun.

yaklaşıyor yavaş yavaş
iki buçuk metre kumaş,
kara toprak, bir mermer taş…
cennet yurduna vatandaş
eden ömüre AŞK olsun.

misilleme

bu saldırıyı misillesekte mi hazmetsek, misillemesekte mi hazmedemesek…

Egolojik Denge

Çok sıkıntılı bir yılı geride bırakmıştı Fenerbahçe… Suçlamalar, iddialar, yargılamalar…En önemlisi de başkansız bir yılı çok büyük bir vukuat olmadan, lig ikincisi olarak bitirmişler, 26 yıldır hasret kaldıkları Türkiye kupasını da müzelerine götürme başarısını elde etmişlerdi.Bu başarının arkasında -takımına her koşulda sahip çıkan taraftarın dışında- 3 büyük faktör vardı. Aziz Yıldırım, Aykut Kocaman ve Alex… Kabul edelim ya da etmeyelim bu üçlüden biri o zor dönemlerde tökezleseydi Fenerbahçe geçen yılı bambaşka bir durumda bitirebilirdi…

Ne olduysa herşey birden değişiverdi…

Yanlışlar başladı,

Aykut’un sezon başında “o mu büyük, ben mi” egosuyla Alex’siz kadro planları yapması yanlıştı,

Alex’in doğru veya yanlış; hocasının kararına saygı duymaması, sosyal medyada polemik konusu yapması, Aykut’un heykel açılışına katılarak attığı adıma rağmen gerginliği sürdürmesi yanlıştı,

Aziz Yıldırım’ın “öpüşün de barışın” tarzında ikiliye ayar verip, sözde arabuluculuk yapması futbolcuyu hocasının ayarına çekmesi yanlıştı.

Doğal olarak, sular durulmadı, yalancıktan barışmalar, heykel açılışına katılmalar, göz boyamak için oyuna Alex’li başlamalar gerginliğin üstünü kapatamadı.

Olması gerekenler, olmaması gereken bir uslüp ile nihayet buldu maalesef…

Durum bu noktaya geldikten sonra Aziz Başkan’ın istemeyerek de olsa kaptan’a kapıyı göstermesinden başka da çare yoktu. Alex anlaşamadı diye hocayı göndermesi takım disiplini açısından çok daha büyük sorunlara yol açabilir, Aykut’tan sonra gelecek her hoca için handikap olabilirdi…

Ateşlediği fitilin buralara kadar geleceğini tahmin etmiyordu elbette, arkasında böylesine sağlam duran bir başkan, yanında Alex’gibi bir yetenekle, Aykut Fenerbahçe’de çok büyük işler yapabilirdi…Yazık oldu… Daha önemlisi bu üçlüyü birlikte görmek isteyen ve destekleyen taraftara yazık oldu…

İktidara Bulanmak

İktidarının ilk yıllarında Irak’ın kurtarıcısı, vazgeçilmez devrimci lideri olarak görülüyordu Saddam Hüseyin. Arkasında, İranın bölgesel kontrolünü onun üzerinden gerçekleştirmek isteyenler vardı. Has adamıydı amerikanın o vakit… İslam devriminden sonra İranın başına musallat olmasının da arkasında işte o itici güç vardı. Büyüdü, gücü sınırları aştı, ülkesi onu hep bir devrimci olarak kabul etti, hatta mehti olarak görülüyordu… Kendini olmadığı kadar büyük görmeye başladığında ise zulmetmeye, katliyamlar yapmaya, halkının taleplerini görmezden gelmeye başlamıştı… Ama rüzgar tersine döndüğünde kendi halkının da desteği ile, bir mağarada elegeçirildi, aşağılandı, “yargılandı”, infaz edildi.

Çok genç yaşta kansız ama sansasyonel bir devrimle iktidarı ele almıştı Muammer Kaddafi. O zamana kadar görülmemiş bir dik başlılıkla ve cesaretle inanılmaz radikal kararlar alıyordu. İtalyan, Yahudi azınlıkları göçe zorlayarak ülkesinden uzaklaştırıyor, yabancı petrol şirketlerini ulusallaştırıyor sömürge anlayışına karşı cesur bir duruş sergiliyordu. O da bambaşka bir itici gücü SSCB’yi arkasına almış islam sosyalizmini coğrafyasına hakim kılmaya çalışıyordu. Ülkesinin tüm kaynaklarını en doğru şekilde kullanıyor, İMF nin kasası olan İsviçre bankalarına borç verecek ekonomik güce ulaşıyordu. 74 Kıbrıs harekatında ABD ambargosuna rağmen Türkiye’ye petrol ihrac ediyor, silah desteği veriyor, uluslararası kararları hiçe sayıyordu. Dünya liderlerini çadırında ağırlıyor, aşağılıyor, azarlıyor, protokol kurallarını yerle bir ediyordu. Ama Maalesef 42 yıllık iktidarın verdiği ruh, onu da olmadığı kadar güçlü hissettirmiş dünya gerçeklerini görmekten uzak bir hale getirmişti. Halkının taleplerini görmezden gelmeye, zulmetmeye başlamıştı. Kendi halkını düşmanı ile işbirliği yapacak durumda getirdi. Kanalizasyon çukurundan çıkarıldı, hayvanlara bile yapılamayacak bir muameleyle döve döve öldürüldü.

30 yıllık Hüsnü Mübarek rejiminin de, baba Hafız Esat’la başlayıp 40 yıldır devam eden Beşar Esat rejiminin de üç aşağı beş yukarı hikayeleri aynıdır. Bir şekilde gücü ve iktidarı ele alan liderler kendilerini destekleyen ülkelerin çıkarlarını, halklarının çıkarlarının üstünde tuttular. İşte o liderler, o dış güçlerin hesaplarını tamamladıklarında yapayalnız kalacaklarını bilemediler. Zulmettiler, zulm ile abad olanların akıbetine uğramaktan kaçamadılar.

Zamanın iktidar sahipleri de bilirler ki; sonsuz güç fikrinin gafletine kapılıp, halkın rahatsızlıklarını görmezden geldikleri sürece pazuları eriyecek, ayaklarının altına arap sabunu çalınacaktır.Göz boyama icraatların da bir süre sonra kendilerini kurtaramayacağı örneklerle sabittir. At gözlüklerini çıkarıp, yalaka ve şakşakçıları temizlemenin, “kral çıplak” diyenlere sopa göstermek yerine kulak vermenin zamanı geldi de geçiyor…

yalnızlar kalabalık

yalnızlar kalabalık, şehir puslu
doru at, arsız itle başa-çıkamaz-orda,
hırsız namuslu, yiğit uslu
kasket elde, baş-açık-ama-zorda

Bütçelişki

Çok değil bir kaç ay önce milletvekili ve vekil emeklisi maaşlarına yapılan kıyak zammı tartışıyorduk… Geçim sıkıntısı ile mücadele eden millet ve killeri oturmuş bu büyük yaraya çare olmuş, “bir milletin zenginliği vekilinin refahı ile eşdeğerdir” diyerek kendi maaşlarına %100 zam yapmış,  memleket büyük bir ayıptan kurtulmuştu…
Mevzu döndü dolaştı yüzde yüzlük vekilleri memur zamları ile yüz yüze getirdi… Bütçeye yükü düşünülmeden yapılan zam ile 6’ncı maaşlarını alan vekiller ve hükümet üyeleri, iş memur zammı olunca aynı bonkörlüğü sergileyemediler. Yüzde “üç’ün biri” ilk altı ay, yüzde “üç’ün biri” ikinci altı ay olmak üzere yıllık %6lık bir zammı lütfetmeye yeltendiler. Sebeb-i yeltenmeyi de milli bütçe dengesine getirip dayandırdılar. Ortalama 4000 TL civarında zam farkı alan bir vekil, ortalama 60 tl zam alacak olan kaç memurun maaş farkını tek başına cebine indirdiğini varın siz hesap edin…  Ne kadar adil bir paylaşım olduğunu siz değerlendirin.  Kendini milletin hadimi olarak gördüğünü iddia edenlerin, milleti ne olarak gördüklerinin ispatıdır bu.
“Aman ha Yunanistana döneriz.” aba altı tehditleri ile tepkileri püskürtmeye çalışmak yüzsüzlüğün dik alasıdır. Bir tarafta 550 vekil var, öbür tarafta 5.5 milyon memur var deyip “seçkin az’a” çok, “sessiz çok”a az şeklindeki adaletsiz bütçe paylaşımı kabul edilir değildir. Bütçe de tasarrufa gidilecekse, topyekün gidilir. Marabalara 5, ağalara 15 matığıyla hareket edip sosyal adalet geyiği yapmak inandırıcı olmuyor.

Dili Din’lendirmek

Di’li geçmiş zamanlarda, din eksenli memleket hayali kuranların dillendirdiği bir “adil düzen” yönetim anlayışı vardı… Dini değerleri referans alan, sosyal adalet eksenli, zenginle fakir arasındaki ekonomik uçurumu kapatacağını iddia eden “adil bir düzen”…

Faili meçhullerin, kontrgerillaların, mafyaların, terörün,”Susurluk”luların, kol gezdiği bir dönemde ilk hedef görülüp siyasetten el çektirildi iş bu düzenin bayraktarı siyasi parti. Söylemleri zaman zaman kendi çevrelerinden bile eleştiri alıyordu… Kimilerine göre dini fazlaca dillendiriyorlardı… Derin abiler bu abileri laik devleti yönetmeye layık bulmayıp, hesabını gördüler, defterini dürdüler…
Ancak kaderin ağları, yıkarak yapma prensibi ile hareket eden düzen kurucuların istediği gibi değil milletin arzu ettiği gibi örüldü… Halk uzunca bir zamandan sonra ilk defa desteğini böylesine avaz avaz yükledi sandıklara. Adil düzen siyasetinin, değiştik de geldik diyen talebeleri, modern, yenilikçi, devrimci bir anlayışla memleketin en tepesine kadar kuruldular. İlk iki dönemlerinde “derin” mevzulara fazlaca dalmadan proje imar ve imal işlerine yoğunlaştılar, başarılı bulundular ki üçüncü döneme en yakın rakiplerini nanikleyerek, daha da bi güçlenerek girdiler…
Ancak; zaman bu zamandır diyerek daldıkları “derin” sularda vurgun yedikçe daha da dip dalmaya koyuldular. Her vurgun ayrı bir şuur kaybına sebep oldu. Haklı iken haksız cenaha kaymaya, bu vaziyetten de rahatsız olmamaya başladılar. Hak ararken hak yemeye, birilerinin hak yemelerine göz yummaya başladılar… Adaletin terazisi adileşmeye, adil yargıdan şaşmaya başladı.
“Millet arkamızda” fikr-i sabiti ile önlerine bakarken, arkalarındaki kitlenin yok olup bitmesi ile neticelenir bu gidişat.
Gittikçe çirkinleşen bir üslûp ve yalnız kendilerinin anladığı bir dili konuşmaya başladılar. Kendi aralarında konuştukları ihale, para, yandaş, çıkar ilişkisi ile kirlenmiş, Hâk ve hak kelimelerinden yoksun o dili kendi içlerinde ‘din’lendirmelerinde fayda görüyorum… Bir kısım kamu ‘oy’u adına saygı ile duyurulur…

Fetih 1453

7 yıldır her mart ayında çıkacak diye bekleyip hayal kırıklığına uğradığımız memleketin “Fetih” filmi vizyonda sonunda…
Bütçesi, oyuncuları ve yapım süreci çok konuşuldu, tartışıldı… 4 gözle bekleyen biri olarak ilk gün izledim, iki çift üzerine laf etmek istedim…

Dediğim gibi yıllarca beklediğiniz ve istediğiniz için filme çok büyük beklentilerle kafanızda kurduğunuz “Fetih” sahneleriyleriyle giriyorsunuz ister istemez.
Bu açıdan kimi zaman “işte bu” dedirtiyor… Görsel kalitesi oldukça iyi… Bazı sahneler Hollywood’u aratmayacak altyapıda, ama bazı sahnelerde animasyonlar sırıtıyor…
Beklentilerimi boşa çıkardı diyebileceğim kadar kötü değil, ama basit detay hataları yüzünden dev prodüksiyon hafif tuzsuz kalmış…

“İstanbul’un Fethi” ülkemizin büyük bi kısmının detaylarına hakim olduğu ve yıllarca neden bir filmi yapılamıyor diyerek beklentiler içine girdiği bir konu.
Hal böyle olunca görmek isteyip de görülemeyenler “ah keşke” dedirtiyor. Ama 160 dk’ya bir tarihin sığdırılamayacağını da unutmamak lazım…

Yine de bazı olmazsa olmazlar atlanmış, mesela ister istemez hep duyduğumuz Fatih’in babası II.Murat’a “Sultan siz iseniz ordunuzun başına geçiniz, yok ben isem emrediyorum; ordunuzun başına geçiniz” repliğini bekliyorsunuz, yok… Bir yerde “bizim kudretimizin ulaştığı yere, onların hayalleri bile ulaşamaz” diyaloğu arıyorsunuz, yok… Heybetli bir mehter bekliyorsunuz, yok…

Fatih’in ilham kaynağı ve hiç yanından ayırmadığı akıl hocası Akşemseddin Hazretleri’ni görmek için epeyce bekliyorsunuz, sonunda da kamil bir din aliminden çok tonton bir aksakallı dede ile karşılaşıyorsunuz… Hitabı, ses tonu ve yüz karakteristiği zihninizde çizdiğiniz Akşemseddin’den çok uzak… Noel baba’yı andırıyor…

Ulubatlı Hasan’ın II.Mehmet’e Silah hocalığı yapması kurgusal olarak kabul edilemez değil… Ama şehadeti bir ödül sayacak imani altyapısına rağmen gayri müslim hatunla gayri meşru ilişkisi büyük çelişki. Kostümü de tam bir facia, Yeniçeriden çok Harley kullanan amerikan sokak serserilerini andırıyor.

Fatih Sultan Mehmet’in tasarımı ve mühendisliğine bizzat iştirak ettiği iddia edilen Şahi topunun ve soğutma sisteminin, dükümcü ustası Urban ve kızına mal edilmesi de sıkıntılı duruyor.
Hep bahsedilen bizans halkının baskıcı imparatorluk yönetiminden mumnuniyetsizliği hiç yok… Surlar içinde herşey güllük gülistanlık… Bir de bizans’a destek için bir türlü gelemeyen macarların akıbeti, neden gelemediler, ne oldu muallakta kalıyor…

Son sahnede ayasaofya’ya kaçan halkın önünde sevgi pıtırcığına dönüşen Fatih’de mevzuya tüy dikiyor diyebiliriz… Şahsen Sultan’ın sesinden “Bosna fermanı” ile bitmesini tercih ederdim…

Bütün bu eksiklerine rağmen şunu açıkça söyleyebilirim izlerken sıkılmıyor hatta etkileniyorsunuz. Bu zamana kadar yapılmış yerli yapımlar içinde en iyi savaş sahneleri ve görsel tekniklerin kullanıldığını söylemek abartı olmaz sanırım. Yerli filmlerin olmazsa olmazı olarak bi yerlere sıkıştırılan sevişme sahnelerinden uzak durulmuş iyi de olmuş. Genel olarak oyunculuklar sakat ve yetersiz kalmış ama başrol oyuncusu beklenenin üstünde iyi iş çıkarmış. Açıkçası zayıf kalacağını düşünmüştüm… Sesler de gayet iyi kullanılmış…

Sonuç olarak iyisiyle kötüsüyle, hep yokluğundan yakındığımız bi Fetih filmimiz var artık… Tavsiye ediyorum…

Aranan Uzlaşma…

50.000 öğretmene atama sözü verildi… Sonra hesap kitap yapıldı, yorgan boya kısa geldi, “bütçe yeterli değil” 15000 atama yapabiliyoruz dendi, memleketin hesabının şaşmaması için öğretmenlerin hesabına ayar çekildi. “Öğretmenlerimizden özür diliyoruz ama bu atamaları yapamayacağız” dendi. Atama bekleyen 200.000, öğretmene “boş beklemeyin başka işlere yönelin” şeklinde kimsenin aklına hayaline gelmeyecek engin fikirler, ufuk açıcı öneriler sunuldu. Aziz millet, öğretmenlerine üzüldü ama istikrarın bozulmaması için hükumetine sahip çıktı… Öğretmenlerine “şşşş bağırıp çağırmayın, bi siz mi varsınız ayol koca memlekette, hesap tutmuyor anlasanıza” dendi. Öğretmenler sustu, kimi sabır taşı oldu beklemeye devam etti, kimi tavsiyeleri dinledi başka işlere yöneldi.

Aradan zaman geçti… KCK tutuklamaları, Yerli Otomobil, Kanalistanbul,  Rum Petrolü, Azeri Gazı, Füze kalkanı, Arap baharı, Suriye resti, İran tehdidi, Terör olayları,Şike yasası, Van depremi, fransa’nın soykırım yasası… Gündem durulmadı… Her bir meselenin bütçeye ayrı ayrı etkisi söz konusu, ne iyi edilmişti de öğretmen atanmamıştı, maazallah yoksa bunca sıkıntıya bütçe mi yeterdi. Gelecek yılın bütçe planı hazırlandı, kemerleri sıkmak lazımdı malum dert çok nakit yoktu, “memura %4, işçiye %4 zam yeterdi, asgari ücretli zaten çelikli mevzuya; %4 de ona verdik mi kâfi gelir”dediler. Biraz hır gür uzlaştılar…

“E biz?” dedi içlerinden birileri “bize zam yok mu?”

Olmaz mı, milletin derdini üstleniyorlar, üç kuruşa kanaat ediyorlar, zaten hepsi yoksul ailelerden gelmiş, fukara fabrikatörler, müteahitler, tüccarlar, armatörler sonuçta… İhtiyaçları var, haklarıdır, memleketin onuru bi yerde. Koskoca Türkiye Cumhuriyetinin, Milletinin, Vekilinin maaşı 12.000 liracık olur muymuş…

“%100 nasıl?” yetmez ama şimdilik idare edecekler artık… İyi de 4 sene mebusluk, sonra yine fabrikatörlüğe, müteahitliğe, tüccarlığa, armatörlüğe talim, yazık değil mi milletimin vekiline, mecliste terini akıtmış, çalışmış kendini milletine adamış vatan evlatlarını bu devlet emekliliğinde sahipsiz mi bırakacak? olmaz öyle şey; bi %100’de emekli vekil maaşlarına… Hemfikir miyiz? 550’yiz fire yok… Maaşallah… Böyle uzlaşma cihanda görülmemiştir, memleketin mühim meselelerinde meclis nasıl uzlaşıyor görsün cümle alem, görsün de ibret alsın…

Şükür ki adalet sağlandı, asgari ücretli işçinin 700, işçi emeklisinin 800, memurun 1300, öğretmenin 1600, şehitliğe sinesini açmış askerin 2000, doktorun bile 2500lira aldığı yerde milletvekilinin 20.000 liradan aşşağı alması ayıptır, emekli mebus 4000 liraya mahküm edilir mi? zuldür yahu, 8000 oldu… Neyse ki bütçe ölçüsünde zammı yaptık da bu ayıptan yakamızı silktik…

Necip Türk Milleti’nin vekillerine bu ayıptan döndükleri için teşekkür etmesini istirham ediyor, aşağıya ulaşabileceğiniz faks numaralarını ve mail adreslerini iliştiriyorum…

Abdullah Gül :

Faks: 0 (312) 470 13 16

mail:cumhurbaskanligi@tccb.gov.tr

http://twitter.com/#!/cbabdullahgul

Cemil Çiçek

Faks: 0312 420 51 65

mail:cemil.cicek@tbmm.gov.tr

Recep Tayyip Erdoğan:

Faks: 0312) 422 10 00

mail : bimer@basbakanlik.gov.tr

Kemal Kılıçdaroğlu :

Faks: 0 (312) 420 52 82

mail: kemal.kilicdaroglu@tbmm.gov.tr

http://twitter.com/#!/kilicdarogluk

http://www.chp.org.tr/?fikrinisoyle=oneri-ve-elestirilerinizi-bizimle-paylasin

Devlet Bahçeli :

Faks 0 (312) 420 52 48

Mail : devlet.bahceli@tbmm.gov.tr

http://twitter.com/#!/dbdevletbahceli

Bülent Arınç:

bulent.arinc@tbmm.gov.tr

http://twitter.com/#!/bulent_arinc

Suat Kılıç

0312 408 20 10

http://twitter.com/#!/GSB_SuatKilic

Muharrem İnce:

0 (312) 420 52 82

muharrem.ince@tbmm.gov.tr

Oktay Vural:

0 (312) 420 52 48

oktay.vural@tbmm.gov.tr

http://twitter.com/#!/oktay_vural

Sırrı Süreyya Önder

Faks:0 (312) 420 69 78

sirrisureyya.onder@tbmm.gov.tr

http://twitter.com/#!/sirsureyya

Gürsel Tekin:

Faks:0 (312) 420 69 65

mail:gursel.tekin@tbmm.gov.tr

http://twitter.com/#!/gurseltekin34

Tüm Milletvekilleri: http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/milletvekillerimiz_sd.liste

Yeni anayasada konunun ele alınmasına katkıda bulunmak için :

http://yenianayasa.tbmm.gov.tr/gorusgonder.aspx

Alem gider Dersim’e, ben giderim dersime…

Dersimde 13 bin bilmem kaç kişi devlet eliyle öldürülmüş…
Söylemesi ne kadar kolay 13.000… Birden 13.000 e saymaya başlayın hele kaç saatte bitecek.
Su vakit Dersim üzerinden bir siyaset yürüyor anlamak mümkün değil. Biri çıkıyor açıkla diyor, öteki zaten gizli de olmayan malûmu ilan ediyor. Ben devletim özür diliyorum, de hadi sen de dile diyor. Öteki kenarda köşede bişeyler daha olacaktı onları da açıkla diyor. İki siyasi “dersim’i almışta ediyor ezber…” Mezar taşlarına söverek başlayıp, yine mezar taşlarından dilenen özürlerle devam eden bi sidik yarışıdır gidiyor. Haticelerle depreşirken netice güme gidiyor.
Vaktiyle son Osmanlı dönemi ibret gösterilerek geçmişin cümlesine sövenler vardı. Şimdi de İnönü’nün basiretsiz, işbilmez politikaları vesikası ile Cumhuriyet dönemine sövenler peydah oldu.Amca çocuklarının birbirlerinin babalarına sövmesi gibi. Biri de çıkıp “ulen sizin dedeniz bir, neyin kavgasındasınız” demiyor. Osmanlıya sövenlerin Osmanlı soyundan geldiklerini unuttukları gibi, Cumhuriyet’e sövenlerin, Cumhuriyet’e kavuşmak için kan döken atalarının, dedelerinin mücadelelerini unutmaları ne acı…
Koca bir milleti kendi soyuna sövdürmemek için geçmişi iyi öğretmek lazım… Sonuna “cı-cu” eklenen kelimelerle memleketi saflara ayırıp,tarihin cephaneliğinden yüklendiğiniz silahlarla vurmaya kalkarsanız o cephanelikten sizleri de vuracak silahlar çıkacağını unutmamalısınız. Ki zaten her halükârda karşı taraf diye vurduğunuz kendinizsiniz.
Dersim, bir ayrılıkçı isyan girişimine, ölçüsüz bir müdahale ile kesilen hesabın adı iken bugün bir başka ayrılıkçı söylemin çıkış noktası…
Dünü, bugünü, yarını bilmek, öğrenmek, öğretmek çok önemli. Bu önemli yükü sırtlanan öğretmenlerimizin öğretmenler gününü kutluyorum… Dersim’i bırakalım, biz dersimize bakalım…

Kime desem?

Kime desem derdimi,
Sus anlatma der dimi?

ex – kalibur

tabur tabur irin doldu habur…
dağ taş kan, kandil ekskalibur… nerdesin lan kral artur…

Boş KoVAN

Merhamet taVAN yapıca,
Ayrılıkçı sözler yaVAN kalır…