Gaza Geldik…
Güzellikler ayıpların örtüsü haline gelmeye başladı bu memlekette…
Evet pek çok güzel şey başarıldı, hayal gördüğümüz hedeflere ulaşıldı;
İlk yerli ucak havalandı, ilk yerli fırkateyn denize indirildi, ilk yerli tranvay raylara bırakıldı…
Pek alâ…
Gerçek anlamda gelişen hiçbir ülkede bu başarılar, iktidar yalakası çıkarcıların saman altından döşediği hortumlara göz yumma sebebi olarak gösterilemez. Yazık ki en muhafazakar ağızlardan yolsuzluğa, yalana, harama kılıf uyduran sözcükler dökülüyor… “Çalıyorlar ama iş de yapıyorlar” diyebilecek ve bu örtbası yiyebilecek kadar helal-haram hassasiyetini yitirmiş bir toplum haline geldik.
Hiçbir başarı toplumun adalet algısını değiştirecek yanlış bir uygulamanın örtüsü olmamalı.
Son dönemde dışa bağımlılık, cari açık, gelirler dengesi gibi bahanelerle yapılan insafsız zamlar toplumun adalet duygusunu yerle bir ediyor.
Belediyeler, devlet kurumları, KİT’ler har vurup harman savurmaktan geri durmuyor. En iyi lojmanlarda oturup, en güzel arbalara binen ve yine de geçinemeyip kendilerine %100 zam yapan bütçenin yılmaz koruyucuları, gelirler dengesini ancak asgari ücret görüşmelerinde, öğretmen atamalarında ya da sosyal güvenlik yatırımlarında hesaba alıyorlar.
Hizmet için iktidar olanlar, iktidar kalmak için göz boyama hizmetler yapıyor, har vurup harman savuruyorlar… Yandaşlık, yalakalık, kayırmacılık ayıp değil ayrıcalık haline geldi. Sırf birileri kazansın diye kişiye özel yatırımlar projelendiriliyor; köy standardındaki 8 metrelik yollara avrupa standartlarında 18 metrelik kaldırımlar döşeniyor. Duble yollar çatlıyor, asfaltlar çöküyor, altyapılar tıkanıyor, milyon dolarlık bat-çıkları su basıyor…
Ağalar kızmasın, yabancı yatırımcı ürkmesin, sanayici göz bebeğimiz diyerek zenginin tahtına sinek kondurulmuyor, savurganlıklar, yanlış anlaşmalar, işlevsiz kanunlar yüzünden açılan gedikler fakir fukaranın rızkı ile yamanıyor.
Lüks tüketimde vergi kolaylıkları, sanayide vergi indirimleri, aflar, yatırım destekleri ve teşviklerle kayırılanların faturası sıradan vatandaşın temel ihtiyaç giderlerine yapılan zamlarla kesiliyor.
Başarıyı alkışlamak, gurur duymak çok DOĞAL…
Ama geçmiş başarıların gazıyla yol almak, hele hele bunları yolsuzluklara kılıf olarak kullanmak insafa sığar değildir.
Toplum olarak çabuk gaza geldiğimizi kabul etmemiz gerekiyor. Böyle olunca gaz vermek sureti ile topluma ayar çekmek etkili bir iktidar aracı oldu…
Doğalgaz faturları bu ülkede gaza gelmenin bir bedeli olduğunu çok güzel ifade ediyor…
Gaza geldik; ödüyoruz…
DOĞAL OLARAK…
AŞK olsun
kabında aş,
omzunda baş,
sadık bir eş, ömrüne yoldaş,
iki çocuk tatlı telaş,
eski püskü, belki salaş,
bir çatıda sarmaş dolaş
geçen ömüre AŞK olsun.
yaklaşıyor yavaş yavaş
iki buçuk metre kumaş,
kara toprak, bir mermer taş…
cennet yurduna vatandaş
eden ömüre AŞK olsun.
misilleme
bu saldırıyı misillesekte mi hazmetsek, misillemesekte mi hazmedemesek…
Egolojik Denge
Çok sıkıntılı bir yılı geride bırakmıştı Fenerbahçe… Suçlamalar, iddialar, yargılamalar…En önemlisi de başkansız bir yılı çok büyük bir vukuat olmadan, lig ikincisi olarak bitirmişler, 26 yıldır hasret kaldıkları Türkiye kupasını da müzelerine götürme başarısını elde etmişlerdi.Bu başarının arkasında -takımına her koşulda sahip çıkan taraftarın dışında- 3 büyük faktör vardı. Aziz Yıldırım, Aykut Kocaman ve Alex… Kabul edelim ya da etmeyelim bu üçlüden biri o zor dönemlerde tökezleseydi Fenerbahçe geçen yılı bambaşka bir durumda bitirebilirdi…
Ne olduysa herşey birden değişiverdi…
Yanlışlar başladı,
Aykut’un sezon başında “o mu büyük, ben mi” egosuyla Alex’siz kadro planları yapması yanlıştı,
Alex’in doğru veya yanlış; hocasının kararına saygı duymaması, sosyal medyada polemik konusu yapması, Aykut’un heykel açılışına katılarak attığı adıma rağmen gerginliği sürdürmesi yanlıştı,
Aziz Yıldırım’ın “öpüşün de barışın” tarzında ikiliye ayar verip, sözde arabuluculuk yapması futbolcuyu hocasının ayarına çekmesi yanlıştı.
Doğal olarak, sular durulmadı, yalancıktan barışmalar, heykel açılışına katılmalar, göz boyamak için oyuna Alex’li başlamalar gerginliğin üstünü kapatamadı.
Olması gerekenler, olmaması gereken bir uslüp ile nihayet buldu maalesef…
Durum bu noktaya geldikten sonra Aziz Başkan’ın istemeyerek de olsa kaptan’a kapıyı göstermesinden başka da çare yoktu. Alex anlaşamadı diye hocayı göndermesi takım disiplini açısından çok daha büyük sorunlara yol açabilir, Aykut’tan sonra gelecek her hoca için handikap olabilirdi…
Ateşlediği fitilin buralara kadar geleceğini tahmin etmiyordu elbette, arkasında böylesine sağlam duran bir başkan, yanında Alex’gibi bir yetenekle, Aykut Fenerbahçe’de çok büyük işler yapabilirdi…Yazık oldu… Daha önemlisi bu üçlüyü birlikte görmek isteyen ve destekleyen taraftara yazık oldu…
İktidara Bulanmak
İktidarının ilk yıllarında Irak’ın kurtarıcısı, vazgeçilmez devrimci lideri olarak görülüyordu Saddam Hüseyin. Arkasında, İranın bölgesel kontrolünü onun üzerinden gerçekleştirmek isteyenler vardı. Has adamıydı amerikanın o vakit… İslam devriminden sonra İranın başına musallat olmasının da arkasında işte o itici güç vardı. Büyüdü, gücü sınırları aştı, ülkesi onu hep bir devrimci olarak kabul etti, hatta mehti olarak görülüyordu… Kendini olmadığı kadar büyük görmeye başladığında ise zulmetmeye, katliyamlar yapmaya, halkının taleplerini görmezden gelmeye başlamıştı… Ama rüzgar tersine döndüğünde kendi halkının da desteği ile, bir mağarada elegeçirildi, aşağılandı, “yargılandı”, infaz edildi.
Çok genç yaşta kansız ama sansasyonel bir devrimle iktidarı ele almıştı Muammer Kaddafi. O zamana kadar görülmemiş bir dik başlılıkla ve cesaretle inanılmaz radikal kararlar alıyordu. İtalyan, Yahudi azınlıkları göçe zorlayarak ülkesinden uzaklaştırıyor, yabancı petrol şirketlerini ulusallaştırıyor sömürge anlayışına karşı cesur bir duruş sergiliyordu. O da bambaşka bir itici gücü SSCB’yi arkasına almış islam sosyalizmini coğrafyasına hakim kılmaya çalışıyordu. Ülkesinin tüm kaynaklarını en doğru şekilde kullanıyor, İMF nin kasası olan İsviçre bankalarına borç verecek ekonomik güce ulaşıyordu. 74 Kıbrıs harekatında ABD ambargosuna rağmen Türkiye’ye petrol ihrac ediyor, silah desteği veriyor, uluslararası kararları hiçe sayıyordu. Dünya liderlerini çadırında ağırlıyor, aşağılıyor, azarlıyor, protokol kurallarını yerle bir ediyordu. Ama Maalesef 42 yıllık iktidarın verdiği ruh, onu da olmadığı kadar güçlü hissettirmiş dünya gerçeklerini görmekten uzak bir hale getirmişti. Halkının taleplerini görmezden gelmeye, zulmetmeye başlamıştı. Kendi halkını düşmanı ile işbirliği yapacak durumda getirdi. Kanalizasyon çukurundan çıkarıldı, hayvanlara bile yapılamayacak bir muameleyle döve döve öldürüldü.
30 yıllık Hüsnü Mübarek rejiminin de, baba Hafız Esat’la başlayıp 40 yıldır devam eden Beşar Esat rejiminin de üç aşağı beş yukarı hikayeleri aynıdır. Bir şekilde gücü ve iktidarı ele alan liderler kendilerini destekleyen ülkelerin çıkarlarını, halklarının çıkarlarının üstünde tuttular. İşte o liderler, o dış güçlerin hesaplarını tamamladıklarında yapayalnız kalacaklarını bilemediler. Zulmettiler, zulm ile abad olanların akıbetine uğramaktan kaçamadılar.
Zamanın iktidar sahipleri de bilirler ki; sonsuz güç fikrinin gafletine kapılıp, halkın rahatsızlıklarını görmezden geldikleri sürece pazuları eriyecek, ayaklarının altına arap sabunu çalınacaktır.Göz boyama icraatların da bir süre sonra kendilerini kurtaramayacağı örneklerle sabittir. At gözlüklerini çıkarıp, yalaka ve şakşakçıları temizlemenin, “kral çıplak” diyenlere sopa göstermek yerine kulak vermenin zamanı geldi de geçiyor…
yalnızlar kalabalık
yalnızlar kalabalık, şehir puslu
doru at, arsız itle başa-çıkamaz-orda,
hırsız namuslu, yiğit uslu
kasket elde, baş-açık-ama-zorda
Bütçelişki
Dili Din’lendirmek
Di’li geçmiş zamanlarda, din eksenli memleket hayali kuranların dillendirdiği bir “adil düzen” yönetim anlayışı vardı… Dini değerleri referans alan, sosyal adalet eksenli, zenginle fakir arasındaki ekonomik uçurumu kapatacağını iddia eden “adil bir düzen”…
“Millet arkamızda” fikr-i sabiti ile önlerine bakarken, arkalarındaki kitlenin yok olup bitmesi ile neticelenir bu gidişat.
Fetih 1453
7 yıldır her mart ayında çıkacak diye bekleyip hayal kırıklığına uğradığımız memleketin “Fetih” filmi vizyonda sonunda…
Bütçesi, oyuncuları ve yapım süreci çok konuşuldu, tartışıldı… 4 gözle bekleyen biri olarak ilk gün izledim, iki çift üzerine laf etmek istedim…
Dediğim gibi yıllarca beklediğiniz ve istediğiniz için filme çok büyük beklentilerle kafanızda kurduğunuz “Fetih” sahneleriyleriyle giriyorsunuz ister istemez.
Bu açıdan kimi zaman “işte bu” dedirtiyor… Görsel kalitesi oldukça iyi… Bazı sahneler Hollywood’u aratmayacak altyapıda, ama bazı sahnelerde animasyonlar sırıtıyor…
Beklentilerimi boşa çıkardı diyebileceğim kadar kötü değil, ama basit detay hataları yüzünden dev prodüksiyon hafif tuzsuz kalmış…
“İstanbul’un Fethi” ülkemizin büyük bi kısmının detaylarına hakim olduğu ve yıllarca neden bir filmi yapılamıyor diyerek beklentiler içine girdiği bir konu.
Hal böyle olunca görmek isteyip de görülemeyenler “ah keşke” dedirtiyor. Ama 160 dk’ya bir tarihin sığdırılamayacağını da unutmamak lazım…
Yine de bazı olmazsa olmazlar atlanmış, mesela ister istemez hep duyduğumuz Fatih’in babası II.Murat’a “Sultan siz iseniz ordunuzun başına geçiniz, yok ben isem emrediyorum; ordunuzun başına geçiniz” repliğini bekliyorsunuz, yok… Bir yerde “bizim kudretimizin ulaştığı yere, onların hayalleri bile ulaşamaz” diyaloğu arıyorsunuz, yok… Heybetli bir mehter bekliyorsunuz, yok…
Fatih’in ilham kaynağı ve hiç yanından ayırmadığı akıl hocası Akşemseddin Hazretleri’ni görmek için epeyce bekliyorsunuz, sonunda da kamil bir din aliminden çok tonton bir aksakallı dede ile karşılaşıyorsunuz… Hitabı, ses tonu ve yüz karakteristiği zihninizde çizdiğiniz Akşemseddin’den çok uzak… Noel baba’yı andırıyor…
Ulubatlı Hasan’ın II.Mehmet’e Silah hocalığı yapması kurgusal olarak kabul edilemez değil… Ama şehadeti bir ödül sayacak imani altyapısına rağmen gayri müslim hatunla gayri meşru ilişkisi büyük çelişki. Kostümü de tam bir facia, Yeniçeriden çok Harley kullanan amerikan sokak serserilerini andırıyor.
Fatih Sultan Mehmet’in tasarımı ve mühendisliğine bizzat iştirak ettiği iddia edilen Şahi topunun ve soğutma sisteminin, dükümcü ustası Urban ve kızına mal edilmesi de sıkıntılı duruyor.
Hep bahsedilen bizans halkının baskıcı imparatorluk yönetiminden mumnuniyetsizliği hiç yok… Surlar içinde herşey güllük gülistanlık… Bir de bizans’a destek için bir türlü gelemeyen macarların akıbeti, neden gelemediler, ne oldu muallakta kalıyor…
Son sahnede ayasaofya’ya kaçan halkın önünde sevgi pıtırcığına dönüşen Fatih’de mevzuya tüy dikiyor diyebiliriz… Şahsen Sultan’ın sesinden “Bosna fermanı” ile bitmesini tercih ederdim…
Bütün bu eksiklerine rağmen şunu açıkça söyleyebilirim izlerken sıkılmıyor hatta etkileniyorsunuz. Bu zamana kadar yapılmış yerli yapımlar içinde en iyi savaş sahneleri ve görsel tekniklerin kullanıldığını söylemek abartı olmaz sanırım. Yerli filmlerin olmazsa olmazı olarak bi yerlere sıkıştırılan sevişme sahnelerinden uzak durulmuş iyi de olmuş. Genel olarak oyunculuklar sakat ve yetersiz kalmış ama başrol oyuncusu beklenenin üstünde iyi iş çıkarmış. Açıkçası zayıf kalacağını düşünmüştüm… Sesler de gayet iyi kullanılmış…
Sonuç olarak iyisiyle kötüsüyle, hep yokluğundan yakındığımız bi Fetih filmimiz var artık… Tavsiye ediyorum…
Aranan Uzlaşma…
50.000 öğretmene atama sözü verildi… Sonra hesap kitap yapıldı, yorgan boya kısa geldi, “bütçe yeterli değil” 15000 atama yapabiliyoruz dendi, memleketin hesabının şaşmaması için öğretmenlerin hesabına ayar çekildi. “Öğretmenlerimizden özür diliyoruz ama bu atamaları yapamayacağız” dendi. Atama bekleyen 200.000, öğretmene “boş beklemeyin başka işlere yönelin” şeklinde kimsenin aklına hayaline gelmeyecek engin fikirler, ufuk açıcı öneriler sunuldu. Aziz millet, öğretmenlerine üzüldü ama istikrarın bozulmaması için hükumetine sahip çıktı… Öğretmenlerine “şşşş bağırıp çağırmayın, bi siz mi varsınız ayol koca memlekette, hesap tutmuyor anlasanıza” dendi. Öğretmenler sustu, kimi sabır taşı oldu beklemeye devam etti, kimi tavsiyeleri dinledi başka işlere yöneldi.
Aradan zaman geçti… KCK tutuklamaları, Yerli Otomobil, Kanalistanbul, Rum Petrolü, Azeri Gazı, Füze kalkanı, Arap baharı, Suriye resti, İran tehdidi, Terör olayları,Şike yasası, Van depremi, fransa’nın soykırım yasası… Gündem durulmadı… Her bir meselenin bütçeye ayrı ayrı etkisi söz konusu, ne iyi edilmişti de öğretmen atanmamıştı, maazallah yoksa bunca sıkıntıya bütçe mi yeterdi. Gelecek yılın bütçe planı hazırlandı, kemerleri sıkmak lazımdı malum dert çok nakit yoktu, “memura %4, işçiye %4 zam yeterdi, asgari ücretli zaten çelikli mevzuya; %4 de ona verdik mi kâfi gelir”dediler. Biraz hır gür uzlaştılar…
“E biz?” dedi içlerinden birileri “bize zam yok mu?”
Olmaz mı, milletin derdini üstleniyorlar, üç kuruşa kanaat ediyorlar, zaten hepsi yoksul ailelerden gelmiş, fukara fabrikatörler, müteahitler, tüccarlar, armatörler sonuçta… İhtiyaçları var, haklarıdır, memleketin onuru bi yerde. Koskoca Türkiye Cumhuriyetinin, Milletinin, Vekilinin maaşı 12.000 liracık olur muymuş…
“%100 nasıl?” yetmez ama şimdilik idare edecekler artık… İyi de 4 sene mebusluk, sonra yine fabrikatörlüğe, müteahitliğe, tüccarlığa, armatörlüğe talim, yazık değil mi milletimin vekiline, mecliste terini akıtmış, çalışmış kendini milletine adamış vatan evlatlarını bu devlet emekliliğinde sahipsiz mi bırakacak? olmaz öyle şey; bi %100’de emekli vekil maaşlarına… Hemfikir miyiz? 550’yiz fire yok… Maaşallah… Böyle uzlaşma cihanda görülmemiştir, memleketin mühim meselelerinde meclis nasıl uzlaşıyor görsün cümle alem, görsün de ibret alsın…
Şükür ki adalet sağlandı, asgari ücretli işçinin 700, işçi emeklisinin 800, memurun 1300, öğretmenin 1600, şehitliğe sinesini açmış askerin 2000, doktorun bile 2500lira aldığı yerde milletvekilinin 20.000 liradan aşşağı alması ayıptır, emekli mebus 4000 liraya mahküm edilir mi? zuldür yahu, 8000 oldu… Neyse ki bütçe ölçüsünde zammı yaptık da bu ayıptan yakamızı silktik…
Necip Türk Milleti’nin vekillerine bu ayıptan döndükleri için teşekkür etmesini istirham ediyor, aşağıya ulaşabileceğiniz faks numaralarını ve mail adreslerini iliştiriyorum…
Abdullah Gül :
Faks: 0 (312) 470 13 16
mail:cumhurbaskanligi@tccb.gov.tr
http://twitter.com/#!/cbabdullahgul
Cemil Çiçek
Faks: 0312 420 51 65
mail:cemil.cicek@tbmm.gov.tr
Recep Tayyip Erdoğan:
Faks: 0312) 422 10 00
mail : bimer@basbakanlik.gov.tr
Kemal Kılıçdaroğlu :
Faks: 0 (312) 420 52 82
mail: kemal.kilicdaroglu@tbmm.gov.tr
http://twitter.com/#!/kilicdarogluk
http://www.chp.org.tr/?fikrinisoyle=oneri-ve-elestirilerinizi-bizimle-paylasin
Devlet Bahçeli :
Faks 0 (312) 420 52 48
Mail : devlet.bahceli@tbmm.gov.tr
http://twitter.com/#!/dbdevletbahceli
Bülent Arınç:
bulent.arinc@tbmm.gov.tr
http://twitter.com/#!/bulent_arinc
Suat Kılıç
0312 408 20 10
http://twitter.com/#!/GSB_SuatKilic
Muharrem İnce:
0 (312) 420 52 82
muharrem.ince@tbmm.gov.tr
Oktay Vural:
0 (312) 420 52 48
oktay.vural@tbmm.gov.tr
http://twitter.com/#!/oktay_vural
Sırrı Süreyya Önder
Faks:0 (312) 420 69 78
sirrisureyya.onder@tbmm.gov.tr
http://twitter.com/#!/sirsureyya
Gürsel Tekin:
Faks:0 (312) 420 69 65
mail:gursel.tekin@tbmm.gov.tr
http://twitter.com/#!/gurseltekin34
Tüm Milletvekilleri: http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/milletvekillerimiz_sd.liste
Yeni anayasada konunun ele alınmasına katkıda bulunmak için :
http://yenianayasa.tbmm.gov.tr/gorusgonder.aspx
Alem gider Dersim’e, ben giderim dersime…
Kime desem?
Kime desem derdimi,
Sus anlatma der dimi?
ex – kalibur
Boş KoVAN
Merhamet taVAN yapıca,
Ayrılıkçı sözler yaVAN kalır…