Yangında körük arayanlar…

Şantiyecilerin, rantiyecilerin, göz göre göre hak yiyicilerin, gözü dönmüşçesine para hırsına bürünmüşlerin taşırdığı bardağın, yansımasıdır gezi parkı…

Şişmiş balona iğneyi değdiren polisin biber gazlı, joplu, tomalı müdahalesi olduysa da durumun toplumsal bir infiale dönüşmesinin günah keçisi yapmak akıllıca gelmiyor…

Bunca adaletsizliği, bunca yolsuzluğu, dev icraatların arasında kaynatarak görmezden gelen, dur demeyen, diyemeyen belki de demek istemeyen bir iktidar izledik. Şimdi de tüm bunlara yeter artık demek isteyenlerin de desteğini alan karıştırıcı, kışkırtıcı grupların ülkeyi savaş alanına çevirmesini izliyoruz.

Bir yanda polis insan katlediyor, onlarca ölü yüzlerce yaralı var yalan haberleri yapılırken, diğer yanda camiye alkolle girdiler, Peygamberimize hakaret ettiler, Polisi hastanelik ettiler gibi prodüksiyon

haberler dolanmaya başladı. Anıtkabiri yıkarız, AVM’yi yaparız / yaparlarsa asarız, yıkarlarsa yakarız haberleri ile dolu sosyal medya…

Anlaşılan o ki Türkiye için de düğmeye basıldı. Tunus, Fas, Cezayir, Mısır, Libya, Suriye halkasına Türkiye’nin de eklenmesi çabası sezinlemiyorsanız durup biraz daha düşünün… Yandaşlarla yoldaşlar arasında sistemli bir şekilde açılan uçuruma şavaş köprüleri kurmak isteniyor.

Sosyal medya yalan kazanı… İti, kopuğu, azanı, çenesinden salya sızanı yorumşör olup birbirine saldırıyor. Her yerden yalan yanlış, kurgu haberler pedah oluyor. Polis ya da eylemci gibi görünen kışkırtıcıların uç müdahale ve muamele görüntüleri yayılıyor daha fazla insanın sokaklara çıkması kargaşaya ortak olması sağlanıyor.

Ve birileri de çok uzaklardan “sonunda Türkiyeyi de karıştırdık” diyerek gülüyor…

Not:

Bugün bu yangına körükle koşanlar, ateşi söndürmek için kıyamadıkları bir bardak suyu kaybolan huzur ve güven ortamının üzerine afiyetle içerler…

Seyrani

 

Ormanda büyüyen adam azgını
Çarşıda pazarda seyran beğenmez
Medrese kaçkını softa bozgunu
Selam vermek için insan beğenmez

Alemi tan eder yanına varsan
Seni de yanıltır mesele sorsan
Bir cim bile çıkmaz karnını yarsan
Meclise gelir de erkân beğenmez

Her çeşit insandan birkaç eşi var
Mektepten kovulmuş günah işi var
Rabbi yesirde dört yanlışı var
Tahsil etmek için irfan beğenmez

Ellerin evinde çul fîraş olur
Burnu sümüklüdür gözü yaş olur
Bayramdan bayrama bir tıraş olur
Gider berbere de dükkân beğenmez

Dağlarda taşlarda dolaşan Yörük
İnsanlar içine çıkmayan hödük
Bir elife dili dönmeyen sürtük
Şehirde tecvitle Kuran beğenmez

Yayladan yaylaya konup göçer de
Arpayı buğdayı ekip biçer de
Mısır yaprağın kıyıp içer de
Tütünü bulunca duman beğenmez

Bir odası vardır gayet küçücek
Kendi aklı sıra keyf yetirecek
Bir çanağı yoktur ayran içecek
Kahveyi bulunca fincan beğenmez

Seyranî söyledi bu doğru sözü
Haddeden çekilmiş doğrudur özü
Şehre gelin gitse bir köylü kızı
Lal ü güher ister mercan beğenmez

Nesimi

Mende sığar iki cahân, men bu cahâna sığmazam,
Gövher-i lâmekan menem, kövn ü mekâna sığmazam.

Erşle ferş ü kâf u nun mende bulundu cümle çün,
Kes sözünü vü ebsem ol, şerh ü beyâne sığmazam.

Kövn ü mekandır âyetim zâti durur bidayetim,
Sen bu nişanla bil meni, bil ki, nîşâne sığmazam.

Kimse güman ü zenn ile olmadı Heg ile biliş,
Hegki bilen bilir ki, men zenn ü gümâne sığmazam.

Surete bak u me’nini suret içinde tanı kim,
Cism ile can menem, velî cism ile câne sığmazam.

Hem sedefem, hem inciyem, Heşr ü Sîrat esenciyem,
Bunca kumaş u reht ile men bu dükkâne sığmazam.

Genc-i nihan menem men uş, eyn-i eyan menem, men uş,
Gövher-i kan menem, men uş, behre ve kâne sığmazam.

Gerçi mühît-i e’zemem, adım âdemdir, âdemem,
Dar ile künfekan menem, men bu mekâne sığmazam.

Cân ile hem cahan menem, dehr ile hem zaman menem,
Gör bu letîfeyi ki, men dehr ü zamane sığmazam.

Encüm ile felek menem, vehy ile hem melek menem,
Çek dilinü ve ebsem ol, men bu lisâne sığmazam.

Zerre menem, güneş menem, car ile penç ü şeş menem.
Sureti gör beyân ile, çünki beyâne sığmazam.

Zat ileyem sıfat ile, kedr ileyem berat ile,
Gülşekerem nebat ile beste dehâne sığmazam.

Nâr menem, şecer menem, erşe çıkan hecer menem,
Gör bu odun zebânesin, men bu zebâne sığmazam.

Şems menem, kamer menem, şehd menem, şeker menem,
Rûh-i revân bağışlaram, rûh-i revana sığmazam.

Gerçi bu gün Nesîmiyem, Hâşimîyem, Kureyşiyem,
Bundan uludur âyetim, âyet ü şâne sığmazam.

Kanun, yağ, şeker… Helva?

Dünyanın hiçbir ülkesinde böylesine karma bir yönetim sistemi yoktur herhalde. 7 düvel biraraya gelmiş de kendi kanununu kendi yapamayan Türklere bi kanun biçememiş…

İsviçre medeni kanunları örnek alınmış, İngilizler düzenlemiş, Fransızlar mıncıklamış, Almanlar öpmüş, IMF ayar vermiş, Amerika postallamış ama bi türlü bu topraklara hitab eden bir anayasa yapılamamış…
Doksan sene geçti, doksan milyona dayandı nüfus, ama memleketin anayasası halâ noksan…
Üniter yapının açmazları var, federal devlet bize uymaz…
Parlementer sistem iyi de bürokrasisi çok…
Başkanlık sistemi modern padişahlık, yarı başkanlık yarım yamalak?
İran gibi şeriate mi sarılsak, dünya vazgeçmişken komünist mi olsak…
Orjinalini üretmeye uğraşmak yerine “çakmasını” yapmak milli geleneğimiz…
“Uğraşmaya lüzüm yok, yapılmışı var”, biraz modifiyeyle Türk usulü olur mantığı…
90 yıldır anlayamadık, elin kanunu bu topraklarda sökmüyor. Bu ülkenin vatandaşına hizmet etmiyor, kendine hizmet etmeyen kanunu da vatandaş kabullenemiyor.
Ama bak, bu memleketin kanunları da kurumları da Amerikalıya nasıl hizmet ediyor; Sarai Sierra öldürüldü; emniyet, istihbarat, içişleri, dışışleri, jandarma, özel harekat ayakta… Sorana da “kanunlar gereği gibi uygulanıyor” diyorlar.
E tabi kimin kanunu ise ona…

ExcaliBursa

Bin yıllık geçmişi olan şu şehre bir bakın…

Günün gündemine saplanan, rantiye uğruna ceraata dönüşen icraatlara bakın…
Bir kentin tarih kenti olma kimliğinin ana hatlarını, kırsalını, kutsalını, alt yapısını, iflah olmayanların rant kapısına dönüştüren, yandaşlara bölüştüren, eğrileri örtüştüren şu düzene bakın…
Emir sultanın, devrinin hakimi hünkarların, Somuncu babanın, Oduncu babanın, Üftade Sultanın, Üç kuzuların, her karış toprağına ayak izini, her taşına eteğinin tozunu bırakmış erenlerin, evliyaların yattığı şu tarih şehrine bir bakın…
Her cephesinden görünsün, her devrin övünç kaynağı olsun diye bin düşünülüp, binbir hesaplanarak imar edilen camilerin, türbelerin, çarşıların, hanların, hamamların hesapsızca beton yığınlarının arasında yitip gidişinin sessiz şahitliğini yapıyoruz hep birlikte…
Doğanbey… Adı ile çelişen bir ölümün habercisi… Bir şehrin, bir tarihin, bir geleceğin kalbine saplanan hançer…
Doğanbey, kentsel dönüşümle güzelleşecek, gelişecek güzel bir kent umutlarının çürük temeli…
Büyük çabalar gösterilerek, büyük emekler harcanarak, zorluklara göğüs gererek şehre kazandırılmış sıfır kilometre bir harabe…
Belki kötünün iyisi, belki engeller serisi, belki imkansızlıklar silsilesi belki yorgunluk belirtisi…Ortaya çıkan tarih mirası, kent planlaması, merkez trafiği gözetilmeksizin yarınlara hatıra bırakılmış dev bir utanç abidesi…

Doğan bey Uludağ’ın en canlı eteklerine saplanmış beton bir excalibur…
Ve excaliburu şehrin kalbinden sadece kral çıkarabilir…
Bekliyoruz ses ver Kral Artur…

Biranda da Göçmek Var…

Belki bir and içip bir fikri bayraklaştırmak,
Belki bir düzenin imarının mimarı,
Belki de bi rant çarkının dümeni olmak var…
Her devrin adamı olmak da var, her cenahın tepkisine maruz kalmak da…
Değerli olmak var, degerlendirilir olmak var…
Güçlü adam olmak var, gücün adamı olmak var…
Ataletle gelen akamet de var, Adaletle gelen asalet de  var…
Bir ömre bin ömür sığdırmak,
Bir anda göçüp gitmek de var…
İyisi kötüsü başka zamanların mevzusu,
bizde gidenin arkasından iyi bilirdik demek var…İyi bilirdik vesselam…

Gaza Geldik…

Güzellikler ayıpların örtüsü haline gelmeye başladı bu memlekette…

Evet pek çok güzel şey başarıldı, hayal gördüğümüz hedeflere ulaşıldı;

İlk yerli ucak havalandı, ilk yerli fırkateyn denize indirildi, ilk yerli tranvay raylara bırakıldı…

Pek alâ…

Gerçek anlamda gelişen hiçbir ülkede bu başarılar, iktidar yalakası çıkarcıların saman altından döşediği hortumlara göz yumma sebebi olarak gösterilemez. Yazık ki en muhafazakar ağızlardan yolsuzluğa, yalana, harama kılıf uyduran sözcükler dökülüyor… “Çalıyorlar ama iş de yapıyorlar” diyebilecek ve bu örtbası yiyebilecek kadar helal-haram hassasiyetini yitirmiş bir toplum haline geldik.

Hiçbir başarı toplumun adalet algısını değiştirecek yanlış bir uygulamanın örtüsü olmamalı.

Son dönemde dışa bağımlılık, cari açık, gelirler dengesi gibi bahanelerle yapılan insafsız zamlar toplumun adalet duygusunu yerle bir ediyor.

Belediyeler, devlet kurumları, KİT’ler har vurup harman savurmaktan geri durmuyor. En iyi lojmanlarda oturup, en güzel arbalara binen ve yine de geçinemeyip kendilerine %100 zam yapan bütçenin yılmaz koruyucuları, gelirler dengesini ancak asgari ücret görüşmelerinde, öğretmen atamalarında ya da sosyal güvenlik yatırımlarında hesaba alıyorlar.

Hizmet için iktidar olanlar, iktidar kalmak için göz boyama hizmetler yapıyor, har vurup harman savuruyorlar… Yandaşlık, yalakalık, kayırmacılık ayıp değil ayrıcalık haline geldi. Sırf birileri kazansın diye kişiye özel yatırımlar projelendiriliyor; köy standardındaki 8 metrelik yollara avrupa standartlarında 18 metrelik kaldırımlar döşeniyor. Duble yollar çatlıyor, asfaltlar çöküyor, altyapılar tıkanıyor, milyon dolarlık bat-çıkları su basıyor…

Ağalar kızmasın, yabancı yatırımcı ürkmesin, sanayici göz bebeğimiz diyerek zenginin tahtına sinek kondurulmuyor, savurganlıklar, yanlış anlaşmalar, işlevsiz kanunlar yüzünden açılan gedikler fakir fukaranın rızkı ile yamanıyor.

Lüks tüketimde vergi kolaylıkları, sanayide vergi indirimleri, aflar, yatırım destekleri ve teşviklerle kayırılanların faturası sıradan vatandaşın temel ihtiyaç giderlerine yapılan zamlarla kesiliyor.

Başarıyı alkışlamak, gurur duymak çok DOĞAL…

Ama geçmiş başarıların gazıyla yol almak, hele hele bunları yolsuzluklara kılıf olarak kullanmak insafa sığar değildir.

Toplum olarak çabuk gaza geldiğimizi kabul etmemiz gerekiyor. Böyle olunca gaz vermek sureti ile topluma ayar çekmek etkili bir iktidar aracı oldu…

Doğalgaz faturları bu ülkede gaza gelmenin bir bedeli olduğunu çok güzel ifade ediyor…

Gaza geldik; ödüyoruz…

DOĞAL OLARAK…

Benim Annem

benim annem yüz lisan bilir
yüzü de güzel
her bedende bir insan bilir
sözü de güzel
sözü de güzel
özü de güzel
benim annem yüz lisan bilir
yüzü de güzel
benim annem yüz mevsim açar
yüzü de bahar
kan ağlasa da gülücük saçar
sözü de bahar
sözü de bahar özü de bahar
benim annem yüz mevsim açar
yüzü de bahar
benim annem yüz can kuşanır
yüzü de melek
her biri bir ömür yaşanır
sözü de melek
sözü de melek özü de melek
benim annem yüz can kuşanır
yüzü de melek

izle

Ömer Lütfi Mete

Gülce

Uçurumun kenarındayım Hızır
Ulu dilber kalesinin burcunda
Muhteşem belaya nazır
Topuklarım boşluğun avcunda
Derin yar adımı çağırır
Dikildim parmaklarımın ucunda
Bir gamzelik rüzgâr yetecek
Ha itti beni, ha itecek
Uçurumun kenarındayım Hızır
Civan hazır
Divan hazır
Ferman hazır
Kurban hazır
Uçurumun kenarındayım Hızır
Güzelliğin zulme çaldığı sınır
Başım döner, beynim bulanır
El etmez
Gel etmez
Gözleri bir red, bir davet…
Gülce’m uzaktan dolanır
Uçurumun kenarındayım Hızır
Mecaz değil
Maraz değil
Gülce semavi bir afet
Peri değil
Huri değil
Gülce beyaz sihir
Canıma bedel bir naz
Name nurdan zehir
Gülce arafatta infaz
Bi tek bakışıyla suyum ısınır
Güzelliğin zulme çaldığı sınır
Uçurumun kenarındayım Hızır
Ben fakir
En hakir
Bin taksir
Cahil cesaretimi alem bilir
Ateşten
Kalleşten
Mızrakla gürzden
Dabbetülarz’dan
Deccal’dan, yedi düvelden
Korku nedir bilmeyen ben
Tir tir titriyorum Gülce’den
Ödüm patlıyor Gülce’ye bakmaktan
Nutkum tutuluyor, ürperiyorum
Saniyeler gözlerimde birer can
Her saniyede bir can veriyorum

 1981

 Ömer Lütfi Mete

Bedirhan Gökçe Yorumu

Üzgünüm Leyla

Dertliyim ruhuma hicrânımı sardım da yine
İnlerim şimdi uzaklarda solan gün gibiyim
Gecenin rengini kattım içimin matemine
Sönen ümid ile günden güne ölgün gibiyim

dinle

AŞK olsun

kabında aş,
omzunda baş,
sadık bir eş, ömrüne yoldaş,
iki çocuk tatlı telaş,
eski püskü, belki salaş,
bir çatıda sarmaş dolaş
geçen ömüre AŞK olsun.

yaklaşıyor yavaş yavaş
iki buçuk metre kumaş,
kara toprak, bir mermer taş…
cennet yurduna vatandaş
eden ömüre AŞK olsun.

Egolojik Denge

Çok sıkıntılı bir yılı geride bırakmıştı Fenerbahçe… Suçlamalar, iddialar, yargılamalar…En önemlisi de başkansız bir yılı çok büyük bir vukuat olmadan, lig ikincisi olarak bitirmişler, 26 yıldır hasret kaldıkları Türkiye kupasını da müzelerine götürme başarısını elde etmişlerdi.Bu başarının arkasında -takımına her koşulda sahip çıkan taraftarın dışında- 3 büyük faktör vardı. Aziz Yıldırım, Aykut Kocaman ve Alex… Kabul edelim ya da etmeyelim bu üçlüden biri o zor dönemlerde tökezleseydi Fenerbahçe geçen yılı bambaşka bir durumda bitirebilirdi…

Ne olduysa herşey birden değişiverdi…

Yanlışlar başladı,

Aykut’un sezon başında “o mu büyük, ben mi” egosuyla Alex’siz kadro planları yapması yanlıştı,

Alex’in doğru veya yanlış; hocasının kararına saygı duymaması, sosyal medyada polemik konusu yapması, Aykut’un heykel açılışına katılarak attığı adıma rağmen gerginliği sürdürmesi yanlıştı,

Aziz Yıldırım’ın “öpüşün de barışın” tarzında ikiliye ayar verip, sözde arabuluculuk yapması futbolcuyu hocasının ayarına çekmesi yanlıştı.

Doğal olarak, sular durulmadı, yalancıktan barışmalar, heykel açılışına katılmalar, göz boyamak için oyuna Alex’li başlamalar gerginliğin üstünü kapatamadı.

Olması gerekenler, olmaması gereken bir uslüp ile nihayet buldu maalesef…

Durum bu noktaya geldikten sonra Aziz Başkan’ın istemeyerek de olsa kaptan’a kapıyı göstermesinden başka da çare yoktu. Alex anlaşamadı diye hocayı göndermesi takım disiplini açısından çok daha büyük sorunlara yol açabilir, Aykut’tan sonra gelecek her hoca için handikap olabilirdi…

Ateşlediği fitilin buralara kadar geleceğini tahmin etmiyordu elbette, arkasında böylesine sağlam duran bir başkan, yanında Alex’gibi bir yetenekle, Aykut Fenerbahçe’de çok büyük işler yapabilirdi…Yazık oldu… Daha önemlisi bu üçlüyü birlikte görmek isteyen ve destekleyen taraftara yazık oldu…

1 2 3 4 5 13  Scroll to top